Uygarlığın Hoşnutsuzluğu Üzerine : Sigmund Freud

Uygarlığın Hoşnutsuzluğu Üzerine : Sigmund Freud

Sigmund Freud’un 1930 yılında yazmış olduğu Uygarlığın Hoşnutsuzluğu kitabı sekiz bölümden oluşuyor. Fakat bu sekiz bölüm kendi içinde iki farklı dönem ile ele alınmalıdır. İlk dört bölüm daha pozitif ya da aydınlık olarak tanımlayabileceğimiz açıklamalara sahipken, diğer dört bölümde ise Freud daha karanlık bir yerden eserini tamamlıyor. 

İleride de bahsedeceğim Freud’un tanımladığı Eros ve Ölüm ikilemi üzerinden bu iki bölüme bakarsak ilk dört bölümde eros yani sevgi temasından yoğunluklu olarak bahsedilirken, son dört bölümde ise Freud’un ölüm yani yıkıcılık, saldırganlık dürtülerine odaklandığını görüyoruz. Saldırganlık meselesine yapmış olduğu vurgudaki yoğunluk sebebiyle ikinci bölüm yani son dört bölüm için daha karanlık bir perspektiften yaklaştığını söyleyebiliriz.

Uygarlığın Hoşnutsuzluğu : Acı

Freud Uygarlığın Hoşnutsuzluğu eserinde mutluluk ve haz alma odaklı bir dürtüyle dünyaya gelen insanın uygarlaşma/ toplumsallaşma gerçeği ile yüzleşerek baskılamak zorunda kaldığı dürtülerinin acısından bahsediyor. Yani diyor ki, uygar toplumlar olmak tüm insanlığın ortak bir acısıdır. Çünkü tatmin edilmeyen arzular insanın acı çekmesine sebep olur. Yani öteki ile ilişki kurabilmenin ya da uygar bir toplum olabilmenin temelinde kişinin dürtülerini reddedişi / bastırması vardır diyebiliriz. 

Freud bu durumu şu şekilde açıklıyor, “Uygarlık insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır”. Yani, acı çekiyor olmamız uygar bir toplumun bireyleri olmamızın bedelini ödüyor oluşumuzdan kaynaklanır. Fakat bu acı çekme hali kaçınılmazdır. Bu durum birey ve toplum arasında devamlı süren bir çatışmaya neden olur. Çünkü birey arzularının devamlı doyurulmasını isterken, uygar bir toplum da  buna her zaman bir engel olur.

‘‘İnsan çeşitli çaba ve zahmetlerle, en önemlisi dürtülerini bastırarak uygarlığı oluşturmuştur. Kişi, hem birey olarak kendisiyle hem de bir toplumsal varlık olarak ait olduğu kültürle çatışma ve mücadele içindedir’’ 

İd – Ego – Süperego

Freud, bu acı kavramını insan zihnini tanımlamış olduğu topografik kuramı çerçevesinde açıklıyor. Yani İd, Ego ve Süperego arasındaki ilişkiyi baz alarak birey ve uygarlık arasındaki ilişkiyi açıklıyor.

İd için dürtülerin var olduğu bilinçdışı bölüm, ya da Eros ve Ölüm olarak Freud’un bahsettiği dürtülerin egoya yani ben e baskı uyguladığı kısımdır diyebiliriz. İd, haz almak odaklı bir yapıya sahip olması sebebiyle Süperegonun yani toplumsal değerler çerçevesinde şekillenen bölümün tam tersi bir işleve sahiptir.  

Bu iki kısım Egoya devamlı baskı uygulayarak Egoyu bir savaşın içine sokar ve huzursuzluk, mutsuzluk ya da daha doğru bir ifadeyle acı denilen şeyin oluşumuna sebep olurlar. 

Çünkü Ego bir yandan İdin ondan istediklerini yapmak isterken, bir yandan da Süperegonun ona ‘Hayır’ demesinden dolayı bastırma çabası içerisindedir. 

Yani Süperego, toplumsal buyruk ve yasaklamaların içselleştirilmesini ifade etmektedir.  Freud’a göre insanlar çocukluktan itibaren kültür olarak adlandırılan bir dizi kodu içselleştirir. Böylece de dış kontroller iç kontrollere dönüşür. Bireyler birlikte yaşamlarını devam ettirebilmek ve uygar bir şekilde yaşayabilmek için dürtülerini bastırmak, arzularından vazgeçmek ya da onları kısıtlamak zorunda kalmıştır. Bastırılan bu dürtüler ve arzular ise çok sakin kalmamış, geri dönerek sürekli bireyi rahatsız etmiş ve kendisiyle bir tür savaşa zorlamıştır. Nevrotik problemlerin oluşumunun temelinde bu savaş yani kültür ve uygarlaşma yatar. 

Psikanalizde nevrotik hastalıklar geliştiren bireyler ile ilgilendiği için kültür ve uygarlaşma temel meselelerinden biridir. 

Eros ve Ölüm İlişkisi

Eros (sevgi) ve ölüm (yıkıcılık/saldırganlık) ilişkisine daha yakından bakalım. Freud bu benzetmeyi Yunan mitolojisinden almaktadır. Bunları bir sopanın iki karşıt noktasında duran zıt kutuplar olarak düşünebiliriz. Freud’a göre insanın bir yanı eros-sevgi-cinsellik dürtüleri, bir yanı ise ölüm-yok ediş- saldırganlık dürtülerine sahiptir. 

‘Yaşamın başlangıcı konusundaki kurgulardan ve biyolojik paralelliklerden yola çıkarak canlı varlığı koruma ve sürekli daha büyük birimler halinde bir araya gelme içgüdüsünün yanı sıra bu birimleri çözmeye ve başlangıçtaki inorganik durumu geri götürmeye çabalayan karşıt bir içgüdünün var olması gerektiği sonucuna varırız. Yani erosun yanı sıra bir ölüm içgüdüsü de vardı. Yaşamın görüngüleri bu iki içgüdünün birlikte veya birbirlerine karşı oluşturdukları etkileri açıklayabilirler’

Bu ikircikli durum içinde gelgit yaşamak yalnızca bireyin değil, uygarlığında bir gerçeğidir. Hatta toplumları birlik altında toplayan şeyde budur. Bu düşmanlık içgüdüsü toplumları dış milletler ile savaşa sokarak ölüm dürtülerini tatmin etmelerine yardımcı olarak kendi milletleri içerisinde bir birlik oluşturabilmelerini sağlıyor. Yani aslında sopanın Ölüm ucunu dışarıya, Eros ucunu kendi kültürüne çeviren bir denge var burada. 

Belki de ırkçılık probleminin altında yatan da bu iki ucun dengesini iyi ayarlamak vardır. İleride de bahsedeceğim kültürel /toplumsal nevroz meselesine bir örnek olarak ırkçılık örneği verilebilir belki.

Fakat saldırganlık içgüdüsü, milletler arası ilişkinin dışında genel uygarlaşma sürecini olumsuz yönde etkilemeye de sebep olabiliyor. Çünkü kültürel yasaklamalar, insanların sosyal ilişkilerinin büyük bir alanını egemenliği altına almıştır. İnsanların bastırdığı dürtüler her zaman kaybolup gitmemekte bazen daha tehlikeli bir şekilde geri dönmektedir.

Bastırılmış olan arzu ve isteklerin geri dönüşü bireyin saldırganlık dürtüsünü harekete geçirmektedir. Kendimizde ve başkalarında da bulunan bu saldırganlık eğilimi, öteki ile ilişkimizi bozmakta ve uygarlığı varlığını devam ettirebilmek için zahmet ve çabalara mecbur kılmaktadır. 

Bu saldırganlık karşısında uygarlığın alabileceği ya da zaten halihazırda almış olduğu bir takım önlemler var. Bunlar sanat, din ve bilim gibi araçlardır. Bu araçlar uygarlığa zarar verecek şeylere engel olma konusunda önemli ölçüde etkilere sahiptir. Bu alanlardaki uğraşlar birbirlerinden farklı da olsalar bireye yaşattıkları haz hemen hemen aynıdır. Birey toplumsal ahlak kuralları nedeniyle yaşadığı engellenmenin yaşattığı gerilimler ve doğasındaki saldırganlığın verdiği yıkıcılık arzularını bu alanlardaki uğraşları ile gidermektedir.

Bireyin bu uğraşlarla yaşadığı doyum ve Eros’un yarattığı uyum insanları bir arada tutmakta ve uygarlığın devamını sağlamaktadır. Fakat bu dinamikler de kültürdeki huzursuzluğu tam olarak yok edememektedir. Birey ve uygarlık var olduğu sürece aralarındaki gerilim de var olmaya devam edecektir. 

Suçluluk Duygusu ve Ceza Gereksinimi 

Fakat her ne kadar bastırılırsa da, Ego tarafından dengelenmeye çalışılsa da bu iki içgüdü suçluluk duygusunun oluşumuna engel değildir. Çünkü Süperegonun gücü yani uygarlık ve kültürün gücü içgüdüler eyleme dönüşmese dahi suçluluk duygusunun oluşumu için yeterli olabiliyor.

Freud suçluluk duygusunun iki kaynağı olduğunu söylüyor : 

  1. Otorite karşısında duyulan korku
  2. Ve sonra ortaya çıkan Süperegoya karşı duyulan korku.

Bu korkuların ilki içgüdülerin tatmininden vazgeçmeyi, diğeri ise yasak arzuların varlığı Süperegodan gizlenemeyeceği için ayrıca cezalandırmayı dayatır.

‘Otoritenin sevgisini yitirmemek için tatminlerden vazgeçilir. Bu yerine getirildiğinde dış otoriteyle tabiri caiz ise ödeşilmiştir. Süperegodan duyulan korkuda ise durum farklıdır. Burada içgüdünün reddedilişi yeterince yardım sağlamaz. Çünkü arzu varlığını sürdürür. Çünkü Süperegodan saklanamaz. Yani içgüdünün reddedilmesine karşın bir suçluluk duygusu çıkar’

Bu ikinci durumda, yani yasak arzuların varlığının Süperegodan gizlenememesi meselesinde, kötü eylemle kötü niyet eşdeğer sayılır ve ortaya suçluluk duygusuyla cezalandırma gereksinimi ortaya çıkar. Yeni vicdanın saldırganlığı, otoritenin saldırganlığını içinde barındırır. 

Ve suçluluğu şu şekilde özetliyor :

‘Suçluluk duygusu çift değerliliğin yol açtığı çatışmanın Erosla yıkım ya da Ölüm içgüdüsü arasındaki edebi savaşın ifadesidir. Bu çatışma insanlar birlikte yaşama göreviyle yüzyüze gelir gelmez alevlenir. İnsan topluluğu aile biçiminde olduğu sürece çatışma kendini o Oedipus karmaşası olarak dışa vurma, vicdanı devreye sokma, ilk suçluluk duygusunu yaratmak durumundadır.

Bu topluluk genişletilmeye çalışıldığında aynı çatışma geçmişe bağımlı biçimlerde sürdürülür, güçlendirilir ve sonuç olarak suçluluk duygusunun daha da artmasına yol açar. Uygarlık insanların birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bir kitle halinde bir araya gelmesine yol açan içsel / erotik bir dürtüye boyun eğdiği için hedefine ancak suçluluk duygusunun sürekli olarak arttırılma yoluyla ulaşabilir.

Babayla ilişki içinde başlayan şey kitle ile ilişki içinde tamamlanır. Eğer uygarlık aileden insanlığa uzanan zorunlu gelişim süreci ise, çift değerliliğin yol açtığı doğuştan çatışma, sevgi ve ölüm arasındaki edebi kavganın bir sonucu olarak suçluluk duygusu ile çözülmez bir bağ içindedir. Bu suçluluk duygusu bireyin tahammül edemeyeceği bir noktaya ulaşabilir’

Bireyin ve Uygarlığın Gelişimi

Uygarlığın gelişimi ile bireyin gelişiminin oldukça benzerlik gösterdiğini ve yakından bir ilişkiye sahip olduklarını söyleyebiliriz. 

‘Uygarlaşma süreci ile bireysel gelişim yolu arasındaki benzeşim önemli ölçüde genişletilebilir ve topluluğun uygarlığın gelişimini etkisi altında tutan bir süperego geliştirdiği söylenebilir’

‘Kültürel Süperego da tıpkı bireysel Süperego gibi yerine getirmezlerse vicdani korkuyla cezalandırılan katı ideal taleplerde bulunmasıdır’

İnsanların birbirleri ile olan ilişkileri kültürel talepler doğrusunda belirlenen etik sınırlar çerçevesinde ele alınır.  Kültürel Süperegodan kasıt da buradaki etik değerlerdir. 

‘Komşunu kendin gibi sev’ emri de kültürel Süperegonun ürettiği bir düşüncedir. Ve Freud bunun mümkün olmadığı, çünkü bireyin saldırganlık içgüdüsüne tamamen ters olduğunu ve kültürel Süperegonun psikolojik olmayan tavrının mükemmel bir örneği olduğun söylüyor.

Ve son olarak şu soruyu yönelterek eserini tamamlıyor,

‘Uygarlığın gelişimi bireyin gelişimi ile bu denli benzerlik gösteriyor ve aynı araçları kullanıyorsa, kimi uygarlıklara ya da uygarlık dönemlerinde yaşayan muhtemelen tüm insanlığa uygarca dürtülerin etkisi yönünden nevrotik teşhisi koymaya hakkımız olamaz mı’

Yani Freud Uygarlığın Hoşnutsuzluğu eserini tamamlarken bireysel patolojiler meselesini genişleterek kültürel topluluklar patolojisine dair yeni bir yaklaşımın olabileceğini öne sürüyor.

 

Kaynak
Uygarlığın Hoşnutsuzluğu kitap eleştirisi Psikolog Elif Aksoy tarafından yazılmıştır. Faydalanılan ek kaynağa buradan erişebilirsiniz. Elif Aksoy psikoloji lisans eğitimini İstanbul Medipol Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimine İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Programında devam etmektedir. Şu anda DiLGEM’ de İçerik Editörü olarak çalışmaktadır. Elif Aksoy’un en son ki yazısına buradan ulaşabilirsiniz.