Ben
Furman ile Ergenlikteki Öfkeyi Anlamak ve Yönetmek
MIA Radio Programı’nda Miranda Spencer’ın Ben Furman ile yaptığı
Ergenlikte Öfke konulu röportajı sizler için Türkçeleştirdik.
Çeviren: Ezra Uysal
Orijinal
metin için buraya tıklayınız.
MS: Furman, patlamaya varan öfke, öfke
nöbetleri, vurma gibi davranışlar sergileyen küçük çocuklara ve bu durumla daha
iyi başa çıkabilmeleri için ebeveynlerine ve öğretmenlerine nasıl yardımcı
olunabileceği konusunda pek çok şey yazmıştır.
Peki ya daha büyük çocuklar? Birçok
ebeveyn, ergenlik çağındaki çocuklarının isyankar, saldırgan, hatta aile
üyelerine ve başkalarına karşı şiddet eğilimli olduğunu söylüyor. Bu
ebeveynler, sadece ortalığın karışmasından ve kızlarının ya da oğullarının neden
bu kadar öfkeli olduğundan endişe duymakla kalmıyor, aynı zamanda çok dikkatli
davranmak zorunda olduklarını hissediyorlar ve hatta çocuklarının bir gün hapse
girebileceğinden endişe ediyorlar. Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor?
Furman’ın bakış açısına göre, çözüm odaklı terapi bu tür gençlere nasıl bakıyor
ve bu döngüyü kırmak ve bu tür davranışların altında yatan nedenleri
değiştirmek için hangi yöntemler mevcut?
BF: Günümüzde
her türlü saldırganlık o kadar yaygın ki; bu durum sadece gençlerle sınırlı
değil. Saldırganlık sorunları olan pek çok yetişkin var, hatta beş yaşındaki
çocuklar bile korkunç öfke nöbetleri geçiriyor. Bu nedenle, bu tür davranışları
durdurmak için gerçekten farklı türde araçlar arıyoruz. Ve bilirsiniz, birisi
sinirlendiğinde insanların genellikle yaptığı ilk şey, kendileri de
sinirlenmektir. Bu pek iyi bir fikir değildir, çünkü durumun daha da
kötüleşmesine yol açar. Bu nedenle, saldırgan çocuklara, gençlere ve
yetişkinlere yaklaşmanın başka yollarını düşünmeliyiz. Şimdi,
ebeveynlere saldırgan çocuklarıyla nasıl başa çıkacaklarını öğretmekle
başlayalım. Az önce İrlanda’nın Dublin kentinden John Sharry ile konuştum; kendisi,
ebeveynlere çocuklarıyla ve ergenlerle nasıl daha iyi başa çıkacaklarını
öğreten bir sosyal hizmet uzmanı. İrlanda'da yaptıkları şey, ki bence her
ülkede yapılması çok iyi bir fikir olacaktır, bir anne ve bir genci
görebileceğiniz kısa video klipler hazırlamaktır. Anne, gence şöyle der:
"Bu akşam arkadaşlarınla dışarı çıkamazsın çünkü bu akşam ailemize
misafirlerimiz gelecek." Genç ise bağırmaya ve haykırmaya başlar ve
"Bana emir veremezsin! Neden böyle bir söz verdin? Sen bir aptalsın!” Videoda
gencin annesine karşı sergilediği sözlü saldırganlık görülebiliyor. Ve herkes,
tüm ebeveynler bu sahneyi izleyebiliyor. Sonra videoyu durduruyorlar ve “Bu
durumda siz ne yapardınız? Öfkeye kapılıp bağırmaya başlayan bir gençle nasıl
başa çıkardınız?” diye soruyorlar.
Ve sonra pek çok ebeveyn şöyle cevap veriyor: “Bu tam da bizim
çocuğumuza benziyor, kızımız da aynen böyle davranıyor, oğlumuz da aynen böyle
davranıyor ve onunla ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir tür psikolojik sorunu
olmalı. Doktor bile onun DEHB’si (ya da başka bir tanısı) olduğunu söyledi”.
Ama sonuçta çocuğun hangi tanıya sahip olduğu önemli değil,
çünkü tek yapmamız gereken böyle bir durumda ne yapacağımızı düşünmektir. Peki,
ebeveynler bunu tartıştıklarında ve tabii hepsinin kendi fikirleri vb. vardır,
önerinin nasıl işlediğini videoda görebilirsiniz. Öneri şudur, ebeveyn, çocuğa
veya gence bakar ve şöyle der: “Şu anda çok duygusal davranıyorsun.
Konuşamayız. Ben gidiyorum.” Anne oğluna gitmesini söylemez. “Ben gidiyorum,
sen sakinleştiğinde konuşmaya devam ederiz.” der. Yani, videoda annenin çocuğa
bunu nasıl yaptığını görebiliriz.
Sonra videoyu durdurup ebeveynlerle konuşursunuz: “Bunun
hakkında ne düşünüyorsunuz?” Bazıları “Bu benim çocuğumda işe yaramaz.” der.
Diğerleri ise “Pekala, bir denemeliyiz.” der. Böylece ebeveynler, nasıl farklı
davranabilecekleri, çocuklarının sözlü saldırganlığını nasıl kabul etmemeyi
öğrenebilecekleri konusunda fikirler edinmeye başlarlar. İsterseniz buna şiddet
içermeyen direniş diyebiliriz, tıpkı Gandhi’nin kullandığı bir teknik gibi,
çocuğa “Bana bağırırsan seninle hiç konuşmayacağım, bu yüzden buradan gideceğim
ve sen sakinleştiğinde konuşmaya devam edebiliriz” diyerek ne yapacağınızı
öğretirsiniz.
Bu, saldırgan çocukları olan tüm ebeveynlerin öğrenmesi gereken
temel araçtır. Ve bunu nasıl öğreteceğimi bilmiyorum, çünkü nasıl yapılacağını
açıklamamın bir faydası yok. Bunu videoda görmeniz, sonra eve gidip, kontrolü
kaybetmiş ergen çocuğunuzla denemeniz ve nasıl işlediğini kendiniz görmeniz
gerekiyor.
MS: Peki, bahsettiğiniz bu video nedir?
BF: Bu, bir ebeveyn eğitimi
programının parçası olan bir eğitim videosu. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce
ebeveyn eğitimi programı var. Ben sadece bunlardan birine atıfta bulunuyorum.
Ancak dünyada var olan tüm ebeveyn eğitim programlarının hepsinde benzer bir
şey vardır. Bu eğitim kurslarına katılan ebeveynler, kontrol edilemeyen
çocuklarıyla, davranış sorunları olan çocuklarıyla veya saldırgan çocuklarıyla
nasıl daha iyi başa çıkacaklarını öğrenirler. Hepsi bunu öğrenmek zorundadır.
Ve bunu öğretmenin birçok yolu vardır. Bunu sadece videoda göstermenin bunu
öğretmek için çok iyi bir yol olduğunu düşündüğüm için bahsettim. Tabii ki rol
yapma da yapabilirsiniz. “Tamam: Ben çocuğunuzu oynayacağım. Kızgın çocuk
olacağım. Şimdi size bağıracağım, size aptal olduğunuzu söyleyeceğim, aklıma
gelen her türlü küfürü söyleyeceğim ve siz de bana karşılık vermeyeceğinizi
göstereceksiniz.”
“Benimle böyle konuşma.” gibi bir şey söylemeyeceksiniz. Sıradan
sözler de söylemeyeceksiniz. Sakinleşip şöyle diyeceksiniz: “Ben gidiyorum. Bu
şekilde konuşman doğru değil. Biraz sonra, sen sakinleştiğinde konuşabiliriz.”
Peki ya çocuk fiziksel şiddet uyguluyorsa durum benzer mi olur?
Mesela odasını dağıtırsa ya da buna benzer bir şey yaparsa?
BF: Bu sadece bir unsur.
Bence buradan başlamak iyi olur: Bir çocuk size bağırmaya, küfür etmeye
başladığında; bu tür davranışlarda bulunan çocuklarla nasıl başa çıkılacağında
öncelikle şunu öğrenmelisiniz ki, bir yükselme süreci vardır; yani çocuğun size
bağırmasına ve haykırmasına izin verirseniz, zamanla durum daha da kötüye gitme
eğilimindedir. Böylece kısa sürede size sadece bağırmakla kalmaz, eşyaları
fırlatmaya, kırmaya ya da size fiziksel olarak saldırmaya başlarlar. O zaman
bir sonraki adımı düşünmemiz gerekir. Çocuklara bunun doğru olmadığını, bu tür
davranışları kabul etmediğimizi söylemek çok önemlidir.
Her zaman kendisinden bahsetmekten hoşlandığım Haim Omer adlı
İsrailli psikolog, Tel Aviv Üniversitesi'nde psikoloji profesörüdür ve şu anda
emeklidir. Ebeveynlerin zorlu veya saldırgan çocuklarıyla nasıl daha iyi başa
çıkabilecekleri konusunda birçok kitap yazmıştır. Bu kitaplar Orta Avrupa'da,
Almanya'da, Avusturya'da ve İsviçre'de çok, çok popülerdir. Birçok ülke bu
fikirleri çok yararlı bulmuştur. Umarım dünyanın diğer kıtalarında da insanlar
bu fikirleri yararlı bulurlar. Ama ana fikir şudur: Ebeveynler çocuklarına
fiziksel şiddet uygulayamayacağını, annesine vuramayacağını, kardeşine
vuramayacağını, buna izin verilmediğini anlatmaya çalıştıklarında fiziksel
şiddet uygulamak doğru değildir. Ve ebeveynler çocuklarına bu mesajı vermeye
çalışırken, öncelikle çok sakin olmalılar. Bu yüzden, diğer insanlardan çok
fazla desteğe ihtiyaçları var.
Haim Omer, ebeveynlerin “daha geniş omuzlara” ihtiyaç duyduğunu
söylüyor. Bu “daha geniş omuzlar” bir metafor olup, ebeveynlerin büyükanne ve
büyükbabalar, kuzenler, teyzeler, amcalar, komşular, futbol antrenörleri,
öğretmenler gibi başka insanlara ihtiyaç duydukları anlamına geliyor.
Ebeveynlere, belki diğer ebeveynlerle bağlantı kurmaları tavsiye ediliyor…
Vaftiz anne, vaftiz baba, amcalar olabilir… Sosyal çevrelerine ait
bulabilecekleri herhangi biri; böylece bu sosyal çevre de aktif hale gelir. Ve
sosyal ağ – sadece ebeveynler değil – ebeveynler sosyal ağlarıyla birlikte
çocuğa bir mesaj gönderirler. Aslında bunu yazıya dökerler. Buna bildiri denir,
sadece ebeveynler tarafından değil, sosyal ağdaki diğer kişiler tarafından da
imzalanmış yazılı bir bildiri. Bu bir “topluluk eylemi” gibidir. Bu kelimeyi
kullanırsam belki daha anlaşılır olur.
Yani, ebeveynler tek başlarına hiçbir şey yapamazlar. Bu
imkânsız. Çocuklarıyla bir mücadele içindeler. Yapabilecekleri tek şey, daha
önce anlattığım gibi davranmaktır. Şöyle diyebilirler: “Bana bağırmanı
dinlemeyeceğim. Biraz sonra, sakinleştiğinde konuşuruz.” Ancak fiziksel
saldırganlık söz konusuysa, sosyal çevre ya da toplum bir tavır almak
zorundadır. …Ve aslında gençlere şunu söylerler: “Bu doğru değil. Annenize
vuramazsınız” veya “Kendi ebeveyninize karşı fiziksel saldırganlık
gösteremezsiniz.” Ve bu yetmezse, o zaman biz de bu konuda bir şeyler
yapmalıyız. Yani, o zaman birinin o gençle konuşması gerekir ve belki de en
uygun kişi ebeveynler değildir. Belki de başka biri olmalı. Bu bir psikolog
olmak zorunda değil, bir psikiyatrist, sosyal hizmet uzmanı veya aile danışmanı
olmak zorunda da değil. Bir amca da olabilir. Bir büyükbaba da olabilir. O
gençle bir tür ilişkisi olan herhangi biri olabilir. Ve sonra, eğer kişi şiddet
uyguladıysa, her zaman ilk yapılacak şeyin özür dilemek olduğunu öneririm. Bir
gençle konuşuyor olsaydım, şöyle derdim: “Biliyor musun, annene karşı saldırgan
davrandığını duydum. Bunun doğru olmadığını biliyorsun. Bence annene bir özür
borçlusun.”
Genç “Ona özür falan borçlu değilim. Annem bir aptal.” diyerek
öfkelenmeye başlayacaktır. Bu yüzden, annenizin de hataları olabileceğini ve
belki de size özür dilemesi gerektiğini onlara açıklamak biraz zaman alır.
Ancak şiddet kabul edilemez ve bu konuda bir şey yapmazsak kimseye yardım etmek
çok zor olur; bu sorundan başlayabiliriz.
MS: Yani, bence çocuk da muhtemelen olan bitenlerden hoşnut
değildir. Öfkelendiği için mutlu değildir. Anladığım kadarıyla öncelikle
ebeveynlerden bahsediyorsunuz, her şey onlarla başlıyor. Çocuktan ziyade
kendinizden başlayın. Ayrıca, atasözünde de söylendiği gibi, “Bir çocuğu
yetiştirmek için bütün bir köy gerekir.” Bu topluluk yaklaşımı.
BF: Evet. Doğru.
MS: Öfkeli bir çocuğu, özellikle bir genci veya genç bir
yetişkini, değişip gelişmesini sağlamak ve durumu yatıştırmak için çözüm odaklı
yaklaşımı kullandığınız gerçek hayattan bir veya iki örnek verebilir misiniz?
BF: Size başka bir hikâye anlatayım. Bu, henüz yazıya dökmemiş
olduğum bir yetişkin vakası, ama o kadar harika bir hikâye ki, belki de
anlatmaya değer diye düşündüm. Bu “genç”, 50 yaşındaydı. Yani, adam artık genç
değildi ama en kötü türden bir genç gibi davranıyordu. Psikiyatri hastanesinde
yatıyordu ve korkunç öfke nöbetleri geçirdiği biliniyordu; bağırıp çağırıyor,
polisin gelmesini, ambulansın gelmesini istiyordu. Hastane, bu hastayı... onu
hiçbir şekilde dürtü kontrolü olmayan bir kişi olarak tanımladı. Hastanın bu
şekilde adı çıkmıştı.
Teşhisin ne olduğu önemli değil, ama durum şöyleydi: Bu adam
psikiyatri hastanesinden çıkarılacak ve yatılı tedavi merkezine sevk
edilecekti; bu merkezde, hastanede kalması gerekmeyen hastalar yaşayabilir ve
bir tür hayat sürebilir, hastanede yaşayacağınız hayattan biraz daha normal bir
hayat. Bu yüzden, yatılı tedavi merkezinin yöneticisi, patronu bu adamla
görüştü. O şöyle dedi: “Biliyorsun,
yatılı tedavi merkezimize gelirsen, o öfke nöbetlerinden hiçbirini yaşayamazsın.
Bağırmamalısın. Burada bağırmaya tahammülümüz yok. Seninle özdeşleşmiş,
defalarca sergilediğin bu tür davranışları kabul etmiyoruz. Hastane de senin
dürtü kontrolün olmadığını söyledi. Yani, buraya gelmek istiyorsan kendini
sakinleştirmeyi öğrenmelisin…” Adam da şöyle dedi: “Ah, kendimi kontrol edemem.
Kendimi kontrol edemiyorum.”
“Peki, öfkelenmeye başladığın ya da çileden çıkmaya başladığın
anda yapabileceğin bir şey düşünmeliyiz. O durumda ne yapabilirsin?” Adam
açıkça şöyle dedi: “Şey, ne yapacağımı bilmiyorum. Hiçbir şey işe yaramıyor.”
Kadın şöyle dedi: “Peki, bir şeyler düşünmeliyiz. Ve sonra, böyle ‘çıldırdığın’
anda ne yapacağına karar vermeliyiz. Bir dahaki sefere hazırlıklı olalım.”
Bence bu çok önemli bir ilke. Yatılı tedavi merkezinin müdürü,
bir dahaki sefere hazırlıklı olunması gerektiğini anlamıştı. Bir önceki olay için özür dileyebilirsiniz,
ama “Bunun tekrar olması muhtemel mi? Tamam, hazırlanmaya başlayalım. Bir
dahaki sefere kontrolünüzü kaybetmeye başladığınızda ne yapacağınız konusunda
bir plan yapmaya başlayalım.” diyerek başlamalısınız. Böylece, müdür soğuk duş
almak da dahil olmak üzere her türlü şeyi önerdi. Adam, “Hayır, hayır. Soğuk
duş almayacağım. İlgilenmiyorum. Bu iyi bir fikir değil.” Bunun üzerine
yönetici, “Tamam, sana başka bir şey önerebilirim. Ama senin de kendi
fikirlerin olabilir. Senin fikirlerin neler?” dedi. Adam, “Benim fikrim yok!”
dedi.
“Tamam, sana yardımcı olabilecek bir şey düşünmeme izin ver.”
Sonra müdür adamın yanına gelip şöyle dedi: “Aklıma bir fikir
geldi. Bakalım ne dersin. Vagus sinirini duydun mu?” diye sorar müdür.
Bilirsiniz, vagus siniri şu anda çok popüler bir kavram; çünkü polivagal teori
falan var. Yönetici şöyle der: “Ağzına bir buz küpü alıp soğuk suyu yutarsan,
soğuk su yemek borundan aşağı iner ve vagus sinirini uyarır, öfke doluyken bile
sakinleşmene yardımcı olur.” Adam da “Tamam, bunu denemeye hazırım” der.
Nedense bu yöntemi kabul etmiştir.
Böylece hazırlıklara başladılar. Yatılı tedavi merkezinde birkaç
dondurucu vardı; hasta ve müdür birlikte donduruculardaki belirli rafları
düzenleyerek, buz küpleri yapmak için su dolu plastik poşetleri oraya
yerleştirdiler. Sonra buz küplerini doğru şekilde hazırlamak için ve o anın
heyecanı içinde bir buz küpünü yakalamayı pratik etmek için biraz uğraşmak
gerekti. Bundan sonra, yatılı tedavi merkezindeki tüm personele ve diğer
hastalara, hasta sinirlenmeye başladığında bu buz küplerini kullanacağı söylendi.
Yani şimdi yine topluluk yaklaşımına döndük, değil mi? Çünkü
mesele siz ve buz küpleriyle ilgili değil. Mesele, tüm topluluğun bir plana
dahil olması; ve bu plan şudur: “Sinirlenmeye başladığında, sana buz küplerini
hatırlatacağız. Sen de buz küplerini alabilmek için olabildiğince çabuk
dondurucuya koşabilesin diye yolundan çekileceğiz.” Yani bu, bir tür toplumsal
yaklaşımdı. Herkes, kontrolünü kaybettiğinde kendini sakinleştirmek için ne
yapabileceğini bulmaya katıldı. Herkes, bir dahaki sefere “çıldırmaya”
başladığında ona buz küplerini hatırlatmaya hazırdı. Herkesin bir stratejisi
vardı. Herkes, onun çılgına dönmeye başladığını veya durumun tırmanmaya
başladığını gördüğünde, ona “Buz küplerini al! Buz küplerine ihtiyacın var!”
diyebileceğini biliyordu. Yönetici bu hikayeyi anlattı ve o kişinin yatılı
tedavi merkezinde bir yıldır kaldığını ve bu süre zarfında hiçbir olay
yaşanmadığını söyledi.
MS: Peki, buz küplerini hiç kullandı mı?
BF: Hiç. Buz küplerine hiç
ihtiyaç duymadı.
MS: Yani, buz küplerinin sakinleşmene yardımcı olması, gerçek
bir bilimsel temelden çok bir kavramdı.
BF: Evet, müdür bu fikri
muhtemelen bir yerlerden duymuştu ve sanırım daha önce de uygulanmıştı, yani
tamamen uçuk bir fikir değildi; ancak toplum artık buna hazırdı ve herkes
hastaya karşı nazikti. Davranışından dolayı cezalandırılmadı. Herkesin ona
yardım etmek istediğini hissetti. Ve mesaj çok netti: “Bu yatılı tedavi
merkezinde bu tür davranışları kabul etmiyoruz. Ve biz senin kendini kontrol
edebileceğine inanıyoruz; eğer kendini kontrol etmek senin için çok zorsa, sana
yardım etmek için yanındayız. Ve bir yöntem düşüneceğiz. Tabii ki bu buz
küpleri olmak zorunda değil. Her şey olabilir. Boynunu gıdıklamak, ayaklarına
masaj yapmak, sessizce seninle konuşmak ya da sakinleşmene yardımcı olacak
gizli şifreler fısıldamak bile olabilir. Sana yardımcı olacak bir şey her zaman
bulabiliriz. Ve bu sadece diğer insanlara karşı saldırganlık için geçerli
değil. Kesinlikle aynı yöntemler kendine zarar verme davranışları için de
kullanılabilir. Kişilerin kendilerini keserek zarar vermelerinin şu anda tüm
dünyada ne kadar büyük bir sorun olduğunu biliyorsunuz.
MS: Evet.
BF: Şimdiden on iki yaşında
kendini kesmeye başlayan gençler var; on beş yaşına geldiklerinde bacaklarında
ve kollarında her yer yara izleriyle dolu oluyor ve kimse bu izleri nasıl yok
edeceğini bilmiyorlar. Deri nakli ya da benzeri bir işlem yapılmadıkça, bu
izler hayatlarının geri kalanında kalacak. Ama bunlar dürtüsel davranışlar.
İnsanlar çok dürtüseldir; kendilerini keserler, birine saldırırlar, eşyaları
kırarlar ya da bağırmaya başlarlar. İster küçük çocuklar, ister gençler, ister
elli yaşındaki "kronik" psikiyatri hastaları olsun, hatta zihinsel
engelli pek çok kişi bile saldırgan davranışlar sergileyebilir.
Benzer bir başka vaka da, psikiyatri hastanesinde yatan,
zihinsel engelli 20 yaşındaki bir gençti. Çok saldırgan biriydi. En ufak, en
önemsiz bir hayal kırıklığı yüzünden bile insanlara saldırıyordu. İnsanlara
vurduğu biliniyordu ve bu davranış o kadar kötü bir hal almıştı ki, onu
psikiyatri hastanesine yatırmışlardı; orada da elbette ilaçlar kullanıyorlardı.
Bu, saldırgan davranışlar için pek de iyi bir çözüm değil, çünkü biliyorsunuz
ki bu, sorunu hiç de çözmüyor. Bu, kişinin herhangi bir tür özdenetim geliştirmesine
yardımcı olmuyor.
Çok benzer bir hikaye. Bu 20 yaşındaki genç iri yarı biriydi;
herkes ondan korkuyordu çünkü çok iriydi. Aslında bu genç adam hastanede bir
tür deli gömleği giyiyordu. Ama hastanelerde kullanılan türden bir deli
gömleğinden bahsetmiyorum. “Guguk Kuşu” filminde gördüğünüz türden bir şey
değil. Ellerinizi hareket ettirebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz ve çeşitli
şeyler yapabileceğiniz modern deli gömlekleri de mevcut, ancak hareketleriniz
kısıtlı olduğu için uzanamazsınız, eskisi gibi insanlara vuramazsınız. Bu genç
her gün bunlardan birini giyiyordu. Hemşire yanına gidip, “Biliyor musun, bu
hastaneden çıkmana yardım edebilirim” dedi.
Hasta orada olmak istemiyordu. Oradan nefret ediyordu. Ailesinin
yanına, evine dönmek ve barınaktaki çalışmalarına devam etmek istiyordu. Bir
barınakta çalışıyordu. Ve sonra hemşire —şimdi yine aynı hikâyeyi duyacaksınız,
sadece başka bir versiyonu—şöyle dedi: “Buradan çıkmana yardım edebilirim,
istediğin de bu, değil mi?”
“Nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.
“Şey, bir beceri öğrenmen gerekiyor.”
“Hangi beceriyi öğrenmem gerekiyor?”
“Sinirlendiğinde kimseye vuramayacağını öğrenmelisin. Bunun
yerine başka bir şey yapmalısın. Ne yapacaksın peki?” Ve ben şu sözleri
seviyorum: “Kimseye vuramazsın. Sana yardım edebilirim. Sinirlendiğin
durumlarda yapabileceğin başka bir şey bulmalıyız.” Sonra kişiye sorarsınız:
“Peki bu ne olabilir? Öfkeye kapıldığın o durumda kendini sakinleştirmek için
ne yapabilirsin?”
Ve bu adam şöyle dedi: “Dizlerimin üzerine çöküp ‘Hemşire,
yardım edin!’ diye bağırabilirim.”
MS: Vay canına.
Bir hastanedeyiz. “Hemşire” diye bağırabilirsin. Bu erkek
hemşire şöyle dedi: “Bu iyi bir fikre benziyor. Bakalım pratikte nasıl işliyor.
Seni kızdıralım. Bu fikri test edelim. Bunu yapmanı görmek istiyorum. Öyleyse,
şimdi kızgın olduğunu hayal edelim, bir şey olduğu için kızgın oluyorsun. Rol
yapmamız gerekiyor.” Bunda bir tür rol
yapma unsuru vardı. Buna rol oyunu da diyebilirsiniz elbette. Yani, bir rol
yapma unsuru var: “Şimdi kızgın olmanı prova edeceğiz ve sonra bana bunları
yapabildiğini göstermen gerekecek.” Ve yapması gereken şey dizlerinin üzerine
çöküp “Hemşire yardım et!” diye bağırmaktı. O da pratik yaptı. Her personele
bunu nasıl yapacağını göstermek zorundaydı. Hatta doktoruna bile gösterdi:
“Hemşiremle konuştum. Bunu yapacağım. Böyle dizlerimin üzerine çökeceğim ve
‘Hemşire yardım et!’ diye bağıracağım.”
Yine tüm topluluk yeniden sürece dahil oluyor. Bu sadece hemşire
ile hasta arasında kalan bir şey değildi. Doktor da dahil olmak üzere tüm
topluluk sürece katılıyordu. Ve sonra bir sonraki soru geliyor, bu da bir başka
çok önemli nokta. Şöyle ki: Peki ya gözlerinden ateş çıktığını görebilirsek ne
olur? Yani sinirlendiğini anlayabilirsek. Nefesinden, ellerinden, gözlerinden
ya da yüzünden. Hangi işaretlerden olursa olsun. Peki, bizden ne yapmamızı
istersiniz? Yapmanız gereken şeyi size nasıl hatırlatmamızı istersiniz? Sonra o
şöyle dedi: “Bana ‘Elleri hatırla.’ diyebilirsiniz.”
“Tamam, yani bize ‘Ellerini hatırla.’ dememizi mi istiyorsun?”
“Evet. Bana ellerimi hatırlamamı söylemenizi istiyorum.” Tamam, peki bu ne
anlama geliyor? Bu, dizlerinin üzerine çöktüğünde ve “Hemşire, yardım et!” diye
bağırırken aynı zamanda—kendini kucakladığını söyleyebilir miyim? Kimseye
vurmadığından emin olmak için kollarını kendine doladı! Kendini kucakladı.
“Hemşire, yardım et.” Büyük bir adamın diz çöktüğünü, aslında tek dizinin
üzerine çöktüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz. Tek dizinin üzerine çöküp
kendine sarılır ve “Hemşire, yardım et!” diye bağırırdı. Ve öğrenmesi gereken şey buydu.
Ve böylece, herkes, tüm topluluk… Tabii ki bu durumda psikiyatri
koğuşu söz konusu, ama ebeveynleri – ki ebeveynleri vardı – onu eve götüremezdi
çünkü evde kardeşlerine karşı çok saldırgandı. Yani bu da büyük bir sorundu,
onun saldırganlığı. Ve böylece bu davranışı öğrendi, çünkü herkes ona diz çöküp
"Hemşire, yardım edin!" diye bağırma sanatını uygulaması için yardım
ediyordu. Herkes ona "Ellerini unutma!" diyerek hatırlatıyordu. Yani,
bu aslında çok basit bir fikir, ama her türlü duruma uygulanabilir ve topluluğun
katılımını gerektirir.
MS: Doğru. Bu gerçekten ilginç çünkü, dediğiniz gibi, bu durum
her kesimden insanı kapsıyor. Bir ebeveyn yapabilir, bir çocuk yapabilir,
herhangi bir yaşta herhangi biri yapabilir. Aklıma gelen bir soru var.
Hastanelerde yatılı tedaviden bahsetmişken, bazı ebeveynler şöyle diyor:
“Çocuğum kontrolden çıktı ve gerçekten bir süreliğine yatılı bir tedavi
merkezinde kalması gerektiğini düşünüyorum.” Onları evde kalmaları gerektiğine
ikna etmek için onlara ne söyleyebilirsiniz? Ya da bu konuda ne dersiniz?
BF: Bence çok önemli bir soruna değiniyorsunuz, çünkü bu sadece
yatılı tedavi merkezlerinin sorunu değil. Dolayısıyla sistemimizde, sosyal
hizmetlerimizde, psikiyatride ve psikolojide ebeveynler; çocuklarının saldırgan
davranışları, sözlü ya da fiziksel saldırganlıkları, kendine zarar verme
eğilimleri, uyuşturucu kullanımı veya intihar eğilimleri yüzünden çaresiz
kaldıklarında ne yapacaklarını bilemeyebilirler. O zaman elbette bir yerden
yardım arayacaklardır ve nereden yardım aradıklarına bağlı olarak... Ancak
dünyanın her yerinde ebeveynlerin aldığı mesajın “Çocuğunuzla başa
çıkamıyorsunuz. Bu nedenle, çocuğu sizden alacağız ve onu bir kuruma, koruyucu
aileye ya da başka bir yere yerleştireceğiz çünkü zorlu çocuğunuzla başa
çıkamıyorsunuz” olması çok yaygındır.
Şimdi, açıkçası diğer seçenek, ebeveynlerin bu “başa çıkılamaz”
çocuklarıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak, onlara araçlar sunmak ve ne
yapabileceklerini düşünmelerine yardımcı olmak; ayrıca, sorunu topluma yüklemek
yerine kendileri çözebilmeleri için sosyal çevrelerini nasıl devreye
sokabileceklerini ve onlardan nasıl destek alabileceklerini düşünmelerine
yardımcı olmaktır. Ve sonra da bu sorunu toplumun çözmesi beklenir. Şimdi,
toplum bu sorunu çözmede çok başarılı olsaydı bile, bu büyük bir sorun olmazdı,
çünkü siz, “Çocuğumla başa çıkamıyorum, ona siz bakın!” derdiniz. O zaman, eğer
biri gerçekten onlara bakabilseydi, belki bu iyi bir çözüm olurdu. Ama gerçekte
durum tam tersidir. Dolayısıyla, çocuğu gözaltına aldıklarında ve onu bir
koruyucu aileye ya da bir kuruma yerleştirdiklerinde, nasıl yapacaklarını
bilmiyorlar, daha iyisini bilmiyorlar. Böylece, sorun giderek daha da kötüleşen
bir tırmanışa girmektedir. Sonra onları daha güvenli tesislere yerleştirmek
zorunda kalırsınız. Ve şimdi bir sonraki kurumsal güvenlik seviyesine geçmek
zorundayız. Ve elbette, dünyadaki herhangi bir aile terapisti – benim asıl
eğitimim aile terapisidir – ebeveynleri durumu idare edebilmeleri için
güçlendirdiğimiz diğer yaklaşımı önerir. Yalnız başına değil, geniş ailelerinin
desteğiyle birlikte.
MS: Doğru. Sıkça karşılaştığım bir durum, ebeveynlerin
kendilerini çok yalnız hissettiklerini söylemeleri ve ergen çocuklarını bir
kuruma yatırma kararlarının bir kısmının, belki de boşanmış olmaları ve eski
eşlerinin destek vermemesi nedeniyle kaynaklandığını belirtmeleri.
Arkadaşlarıyla nasıl konuşacaklarını bilemiyorlar. Evet, bence böyle bir destek
grubu oluşturma fikri, ebeveynin çocuğuna yardım etmesine yardımcı olmakla
kalmayıp, ebeveynin kendisine de yardım etmesine yardımcı olabilir.
Son bir soru. Öfkeli ergenlere ve öfkeli genç yetişkinlere
bakınca, o yaşlarda ben de öfkeyle dolu olduğumu hayal edebiliyorum.
Bilirsiniz, “Ebeveynlerimle ve öğretmenlerimle işbirliği yapmak istemiyorum, bu
beni bebek gibi hissettiriyor. Otoritenize direniyorum; sizinle çalışmak
istemiyorum!” Peki, “Ebeveynlerimle çalışmayacağım, onlar berbat!” diye düşünen
bir çocukla nasıl başa çıkarsınız?
BF: Belki de bu yüzden günümüzde pek çok uzman, çocukları bize
gelmeleri için zorlamamız gerekmediğini düşünüyor. Örneğin, İsrail’den
psikoloji profesörü Heim Omer’i ele alalım. Onun önerisi – orijinal önerisi
diyelim, çünkü günümüzde çocuklarla da çalışmaya başladılar – ama önerisi,
ebeveynlerle başlamanız yönünde. Onları bir seansa davet edersiniz, onlara,
ebeveynlerin yardıma ihtiyacı olduğu fikrini anlatırsınız. "Daha geniş
omuzlara" sahip olmalısınız. Sakinleşmelisiniz. Ergen çocuğunuza tepki
vermemeyi öğrenmelisiniz ve çocuğunuza bu tür davranışları kabul etmediğinizi
ve çocuğunuzun sakinleşmeyi, okula gitmeyi veya sizin istediğiniz her neyse onu
yapmayı öğrenmesini istediğinizi yazılı olarak açık bir mesajla iletmelisiniz
ve bu bir sosyal çevrenin desteği olmadan mümkün olmayacaktır.
Öyleyse, bir çözüm yolu
çocukları herhangi bir terapiye zorlamamaktır. Eğer herhangi bir terapiye
katılmak istemiyorlarsa, ebeveynler aracılığıyla çalışabiliriz; ebeveynleri
güçlendirebiliriz. Ve ebeveynleri güçlendirmek derken, sadece ebeveynleri
değil, sosyal çevreyi de, yani büyükanne ve büyükbabaları ve diğerlerini de
güçlendirmeyi kastediyorum. Biliyorsunuz, ebeveynlere büyükbabaları ve
büyükanneleri de sürece dahil etmeleri önerildiğinde, genellikle şöyle derler:
“Hayır, büyükbabaları ve büyükanneleri rahatsız etmek istemeyiz. Büyükbabalar
ve büyükanneler hasta. Kendi sorunları var. Kendi hastalıkları var. Çocuğumuzun
bu tür sorunları olduğunu onlara bile söylemedik. Bunu geniş aileden
gizliyoruz, böylece kimse ergen çocuğumuzla mücadele ettiğimizi bilmiyor.”
Dolayısıyla, bu tür bir
yaklaşımın ilk adımı, buzları kırmaya başlamaktır; direnci kırmaktır, çünkü
nihayet büyükannelere ve büyükbabalara ergen çocuğumuzla sorun yaşadığımızı
söylediğinizde, genellikle büyükanneler ve büyükbabalar şöyle der: “Neden bize
daha önce söylemediniz? Onunla konuşabiliriz! Onun için buradayız. O bizim
torunumuz ve yardım etmek istiyoruz. Yardımcı olabilmek için sadece bir telefon
bekliyorduk!”
Ortaya çıkıyor ki herkes çocukları yüzünden çaresiz kalan
ebeveynlere yardım etmek için bir şeyler yapmak istiyormuş. Bu, çocuğa
psikiyatrik bir tanı koymaktan çok farklı bir yaklaşım. Oysa o çok kolay.
Elbette, çocuk birden fazla psikiyatrik bozukluğun kriterlerini
karşılayacaktır. Psikiyatrik etiketler koymak çok kolaydır, çocukları ilaca
başlatmak çok kolaydır. Çocuğu koruyucu aileye vermek çok kolaydır. Çocuklara,
ebeveynlerin biraz destek, tavsiye ve ergenleriyle nasıl iletişim kuracakları
ve çalışacakları konusunda önerilerle sunabileceklerinden daha iyi yardım
edemeyecekleri bir kuruma sevk etmek çok kolaydır.
Bir genç vardı; ailesi
yıllar önce bana gelmişti. O vakayı asla unutmayacağım. “Çocuğumuzla başa
çıkamıyoruz. Okula gitmiyor, işe gitmiyor” dediler. Yaşını hatırlamıyorum,
belki 17 ya da 18 falan, “…ve onun bir psikiyatriste görünmesini istiyoruz, ama
o psikiyatriste görünmeyi reddediyor. Ne yapmalıyız?” Ve neredeyse, onun
benimle konuşmasını sağlamak için pizza dağıtıcısı gibi giyinip evlerine
gitmemi öneriyorlardı. “Bunun işe yarayacağını sanmıyorum” dedim. Ama bana
ondan bahsedin dedim. “Oturun. Onunla ilgili her şeyi duymak istiyorum.
Yeteneği nedir? Onun hangi yönlerini seviyorsunuz? Hangi iyi özellikleri var?
Neden endişeleniyorsunuz?” vb. dedim. Ve “Bana tüm bu bilgileri anlatın, ben de
ona bir mektup yazayım” dedim. Biliyorsunuz, bu yıllar önceydi ama o zamanlar
da bilgisayarlar vardı ve muhtemelen yarım saat kadar oturup genç adama bir
mektup yazdım. Mektupta şöyle diyordum: “Ailenin seni çok sevdiğini, sana değer
verdiğini, sana yardım etmek istediğini ve senin için endişelendiğini duydum.
Ayrıca bana, şu konuda yetenekli olduğunu, bu konuda yetenekli olduğunu
söylediler.” Sonra anne babasına, “Mektubu ona verin,” dedim. Bakalım. Mektubun
sonunda tabii ki, belki de bu çok bellidir, şöyle yazdım: “Anne babanız size
nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda benden tavsiye istiyorlar. “Seninle
konuşup, fikrini ve olayın senin açından nasıl olduğunu dinlemeden onlara
tavsiye vermemem daha iyi olur diye düşündüm.” İşte böyle dedim; bunun oldukça
bariz bir müdahale olduğunu düşünmüştüm. Daha sonra ailenin beni aradı ve
mektubu çocuğa hiç vermediklerini söylediler. Benim mektubumu! Neredeyse
gücenmiştim: “Mektubumu vermediniz mi? O mektubu yazmak için yarım saat
harcadım!” Dediler ki, “Mektubunuzu birçok kez okuduk ve mektubunuzdan onunla
nasıl konuşacağımızı öğrendik.”
MS: Vay
canına.
BF: Dolayısıyla, öfkelerini
kontrol etmekte zorlanan gençler de saygıya ve şefkate ihtiyaç duyarlar. Onlar,
bizim onları önemsediğimizi ve onlara yardım etmek istediğimizi biliyorlar,
bilmeleri gerekir. Bunun için çeşitli yollar var ve onlar bu yolları öğrenebilir,
keşfedebilirler. İster elli yaşında ister beş yaşında olsunlar, insanların
öfkelerini kontrol etmelerine yardımcı olabiliriz. Aslında yaşın bir önemi yok.
MS: Pekala, artık bitirmemiz gerekiyor. Bizimle olduğunuz için
çok teşekkür ederiz.
BF: Ben teşekkür ederim.